Çözümsüzlüğün Diğer Adı: Kıbrıs Görüşmeleri

Yarım asırdır yılan hikayesine dönen Kıbrıs müzakereleri İsviçre’nin Crans-Montana kasabasında yapılan son konferansta yine sonuçsuz kaldı. Kıbrıslı Türk ve Rum tarafların ve garantör devletler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin katılımıyla 10 gün boyunca süren görüşmeler, geçtiğimiz hafta bitiminde herhangi bir anlaşmaya varılamadan kapandı.

Kıbrıs görüşmeleri, adada yaşayan Türkler ve Rumlar arasında ortak bir uzlaşı arayışıyla ilk olarak 1968 yılında başladı. Görüşmelere, Rauf Denktaş’tan Mustafa Akıncı’ya, Makarios’tan Nikos Anastasiadis’e kadar iki taraftan birçok lider katıldı. Çeşitli aralıklarla yaklaşık 50 yıl süren bu görüşmelerde Kurt Waldheim, Butros Gali, Kofi Annan, Ban-Ki Mun, Antonio Gueterres gibi BM Genel Sekreterleri arabuluculuk rolü üstlendi.

Görüşmeler 2008 yılında, dönemin KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Kıbrıs Rum Kesimi Devlet Başkanı Dimitris Hristofyas arasında sözde “Kıbrıs Sorunu”na çözüm bulmak amacıyla yeniden ele alındı. Yalnızca Eylül 2008’den Ocak 2010’a kadar iki lider arasında 60 görüşme gerçekleşti. Ancak hepsi de alışılmış üzere sonuçsuz kaldı.

Müzakereler 2015 yılı Mayıs ayında, iki taraftan bugünkü aynı lider kadrosu ve BM Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide gözetiminde yeniden başlatıldı. ‘Güvenlik ve Garantiler‘, ‘Yönetim ve Güç Paylaşımı‘, ‘Avrupa Birliği‘, ‘Mülkiyet‘, ‘Toprak‘ ve ‘Ekonomi‘ konulu temel başlıklar çerçevesinde yapılan bu müzakerelerde de başarı sağlanamadı. Kıbrıs Türk yönetiminin hatalı politikaları sonucu sunduğu son derece gereksiz ve riskli tavizlere rağmen Rum tarafı uzlaşmaya yanaşmadı.

Dünya tarihinin, belki de gelmiş geçmiş en uzun süren sonuçsuz görüşmeler zinciri olarak kayıtlara geçecek Kıbrıs müzakerelerinin çözümsüzlüğünün nedeni aslında çok karmaşık değil. Temel neden, çözüm kavramının her iki taraf açısından farklı algılanması.

Hiçbir dönemde Yunan rejiminin belirlediği rotanın dışına çıkmamış olan Kıbrıs Rum yönetimi, en başından beri nihai aşamada adanın mutlak hakimi olmayı megalo-idea haline getirmiş durumda. Bir kısım kesimler ise Ada’daki Türk toplumunu, kısmen asimile edilerek, kısmen de sürülerek adadaki varlığına son verilecek bir azınlık olarak görüyor. Bu hedef için öngörülen ilk ve en önemli adım da, Kıbrıs Türk toplumunun, Türkiye’den yardım ve desteğinin kesilmesi ve böylelikle zayıf, savunmasız ve yalnız bir toplum haline getirilmesi.

Bu adım atılmadan diğer konularda elde edilecek tavizlerin Rum yönetimi için bir önemi yok. Bu yüzden her görüşmeye, “sıfır asker, sıfır garanti” ön şartıyla oturuyor. İşte Rum tarafı için “çözüm” bu şartın kabul edilmesi demek… Bu kritik şart kabul edilmedikçe, her seferinde karşı taraf suçlanarak masa terk ediliyor.

Türk tarafı ise, ne acıdır ki geçmişte, Annan Planı döneminde ve son dönemde gerçekleşen müzakerelerde KKTC devletine ve vatandaşlarına zarar ve sıkıntı getirmek dışında hiçbir avantaj sağlamayacak gereksiz çeşitli tavizlere imza attı. Bunlar arasında Ada’daki Türk askeri sayısını azaltma, toprak ve mülkiyet devirleri bulunuyordu. Bununla birlikte, “Türk ordusunun adadan çekilmemesi“, “Türkiye’nin garantörlük sıfatının devam etmesi“, “Türkiye’nin uluslararası anlaşmayla sabit olan Kıbrıs’a müdahale hakkının korunması” gibi kırmızı çizgiler, Rum tarafını her seferinde uzlaşma çizgisinin dışında tuttu. Bu sayede, söz konusu tavizler de bugüne kadar hayata geçemedi. Kıbrıs halkı da diğer konularda içine sürükleneceği belalardan korumuş oldu.

İsviçre’deki son müzakereler Rum yönetiminin gerçek niyetini ve Türk tarafını kırmızı çizgilerinden vazgeçirmedikçe, başka hangi tavizleri alırsa alsın, uzlaşmaya asla yanaşmayacağı gerçeğini çok net ortaya koydu. Nitekim, Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu da Crans-Montana’da, “Bu bir final konferansıdır. Son konferanstır.” sözleriyle 50 yıllık oyalamaya karşı tepkisini gösterdi. Uzatma taktiğinin Rumların taktiği olduğunu belirterek, “Ömür boyu müzakere edecek değiliz. Olacaksa olur, olmayacaksa başka türlü müzakere ederiz.” ifadelerini kullandı.

Kıbrıs’taki Türk askeri, KKTC vatandaşlarının en büyük güvencesi ve 70 öncesindeki karanlık ve kanlı döneme dönülmesinin önündeki tek engel. Nitekim, kısa bir süre önce Rum Temsilciler Meclisi’nin, Ocak 1950 Plebisitinin (Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakının), diğer deyimle ENOSIS’in tüm Rum okullarında kutlanması yönünde karar alması 70 öncesi tehdidin hala yok olmadığının en büyük kanıtı. Diğer yandan, söz konusu yasayı meclise sunan EOKA uzantısı ırkçı, faşist ve Türk düşmanlığıyla ünlü ELAM (Rum Ulusal Halk Cephesi) partisinin “Türk kanı içeceğiz” sloganları eşliğinde adada yaptığı gösteriler de bu yöndeki endişeleri doğruluyor.

Bu bakımdan, Türkiye’nin uluslararası anlaşma ile tanınan “Kıbrıs’a tek başına müdahale“, “adada asker bulundurma” ve “garantörlük” haklarının hiçbir zaman taviz ve pazarlık konusu olamayacağı açık. Türklerden bu haklarından vazgeçmesini beklemek, yine Çavuşoğlu’nun tabiriyle koca bir “hayal“…

Dolayısıyla, Kıbrıs Türk halkının toprak verme, tapu devretme, Türk askerini adadan gönderme, azınlık toplum statüsünü kabullenme gibi tavizler sunmaya, kazanılmış haklarından, özgürlüklerinden vazgeçmeye, bu konulardaki baskı ve dayatmalarla muhatap olmaya ne ihtiyacı ne de zorunluluğu var. Bu tavizlere karşılık sunulan AB vatandaşlığı gibi süslü vaatler adadaki Türk halkını kimliğinden, kökeninden, şahsiyetinden, değerlerinden kopararak, varlığını ve benliğini yok ederek asimile etmeye, mal, mülk, toprak ve özgürlüklerini elinden almaya yönelik sinsi ENOSİS planının bir parçası.

Gerçekte, Kıbrıs’taki Türk toplumu açısından “Kıbrıs sorunu” diye bir konu yok. KKTC halkının yaşadığı en büyük sorunlar, acılar, sıkıntılar ve belalar 1974 Barış Harekatı ile sona erdi. Rum ve Türk toplumları, yıllardır bir birlik ve kardeşlik içinde yaşamlarına devam ediyorlar. Adada 70 öncesine dönülmesini önleyecek, kalıcı barış ve istikrarı sağlayacak yegane sistemin iki devletli ve iki toplumlu model olduğu da tecrübeyle görüldü. Bu esaslar üzerinde uzlaşıldıktan sonra adada her iki toplumun barış, sevgi, kardeşlik, mutluluk, huzur ve güvenlik içinde birlikte yaşayabilecekleri, kaynaşabilecekleri düzenlemelerin yapılmasında hiçbir sakınca yok. Karşılıklı pasaport ve vize uygulamalarının kaldırılması, karşılıklı serbest geçiş hakkı, sosyal, kültürel ve ticari ilişkilerin canlandırılması, adanın refah, zenginlik ve kalkınması yönünde ortak adımlar atılması en büyük temennimiz.

http://www.harunyahya.org/

Adnan Oktar’ın Kashmir Reader’da yayınlanan makalesi:

http://kashmirreader.com/2017/07/22/insolubility-now-tradition-cyprus-talks/